|
Şiirler : Şükür Pastası Öyküsü Sohbet Odaları
|
| Tarih: 2010/8/17 23:50:00 (57 Okuma) |
'Allah'a şükredelim.Bize yanılgılarımızı anlama ve onlardan dönme fırsatı verdiği için'.
Rümeysa uyku sersemliğiyle kafasını kaldırdı. Oda akşam vaktinin getirdiği loşluğa bürünmüştü.Başı hala kütük gibiydi.Ağrısı azalmasına rağmen başında tonlarca yükün verdiği ağırlık vardı sanki. Bugün o kadarda yormamıştı kendini oysa.Dernekte bilinen rutin işlerle uğraşmıştı.Tekrar başını yastığa koydu beş on dakika sonra evin sessizliğini fark etti.Herhalde eşi Yunus gelmişti.Yoksa mümkün müydü evin bu kadar sessiz olması.Oğlu Ömer evin altını üstüne getirmiş olurdu.Hele de annesinin zayıf anlarını yakalamaya bayılıyordu.Evin sessizliğini Yunus'un işten gelişine yorarak rahatladı.Bir yarım saat daha kestirebilirdi.Hem akşam ezanı da daha okunmamıştı. Herhalde yoksa Yunus onu uyandırırdı.Hatta Yunus'a gerek kalmaz babasını taklit etmeye bayılan ufaklık başına dikilir: -Haydı namaz, haydi namaz ! diye bağırırdı. Tüm bunlar olmadığına göre her şey yolunda olmalıydı.Ve bu düşüncelerin rahatlığıyla yastığına iyice sarıldı.Tekrar uyandığında saatin kaç olduğunu tahmin etmek yerine, komidin üzerine saate bakmayı kıl etti.Kafasını kaldırdığında komidinin üzerindeki saatin önünde duran vişne dolu bardağa ve aspirin kutusuna gözü takıldı.O anda saatin kaç olduğundan daha önemliydi vişne suyu ve ilaç kutusu...Sevgili eşi Ömer'i oyalamakla kalmamış onu rahatsız etmeden uyandığında içmesi için vişne suyu ve ilaç bırakmıştı... Birden:
|
|
|
Şiirler : Bahtiyar Ve Gül öyküSü Sohbet odaları
|
| Tarih: 2010/8/17 23:50:00 (72 Okuma) |
Sonbaharın gelmesiyle ölü yapraklar yol üzerinde düzensiz savruluyordu.Ayaklarım beni gitmeye alışkın oldukları yaşlı çınarın yanına götürüyordu.Ilık esen rüzgar dışarıda son demini yaşayan yaprakları hareketine katıyordu.Yürüyordum,yağmurun ıslattığı toprak,kokusuyla beni büyülüyordu.Ne zaman canım sıkılsa,kendimi yalnız hissetsem,bu yalnız çınarın yanında olurum.Son günlerde yalnız değildi. çınar,bir başka misafiri ağırlıyordu.
Orta boylu,buğday tenli başka bir tabirle kılıksız bir adam oturuyordu çınarın dibinde.Ak sakalında oldukça seyrek siyah teller vardı.Hareketten yoksun,cansız gözleri boş boş uzaklara bakıyordu.Bakışlarında ki karanlıkla uzaklara bakan,bir balıkçıyı andırıyordu.Üzerinde uyumsuz kıyafetler vardı.Yanına yaklaştığımda fotoğraf olduğuna inandığım kağıt parçasını yırtık ceketinin iç cebine koydu.Yanına oturdum,o hareketsiz boş gözlerle uzaklara bakıyordu.Bir süre onu izledim.Hırıltılı nefes alışını duyabiliyordum.Saçı sakalı bir birine karışmış bu adam bende anlamsız bir merak uyandırıyordu.Kırk-kırk beş yaşlarında olmalıydı.
'Hayatının büyük bir bölümü acılarla,yalnızlıkla geçmiş olmalı ki yaşadığı bu ızdıraplar yüzüne derin çizgiler halinde yayılmış'diye düşündüm.
İkimizde susuyorduk.Ben bu düşüncelerle haşır neşir olurken belki de oda benim kim olduğumu merak ediyordu.Onunla konuşmak için uygun bir an yakalamaya çalışıyordum.Bir vakit öylece oturduk,savrulan yaprakların hışırtısı da olmasa bu anın bir resim karesinden ibaret olduğunu düşünürdüm.Usulca yanına oturdum
|
|
|
Şiirler : Bir Aşk'tı Telefondaki
|
| Tarih: 2010/8/17 23:50:00 (46 Okuma) |
Düşünüyorum, düşünüyorum...
Dün gece herkesten gizlediğim o ismi yanı başımdaki buğulu pencerelere yazıyordum yine.Kendimi avutuyordum bu aşkın baş harfleriyle ve satın alıyordum tüm hıçkırıkları ağlayan kadınlardan.Ve bunu bile saklıyordum herkesten .Kendimden bile,olan olmayan her şeyden uzak kapalı mekânlarda.Yasaklara göz kırpıyordum sarmaşıkların altında, sırt üstü uzatırken ellerimi yeşil üzüm salkımlarına, bana ait olmayan. Artık kendimi o uzaklarda bırakmam gerekiyordu;olmuyordu çünkü.Başka kızların tenini hayal ederek intikam almaya koyulmalıydım tez zamanda.Böyle avutmak istiyordum kendimi. Neden hep suçlu ben oluyordum ki onun aynasında bakarken kabuk bağlamayan geçmişimize? Cevapsız bir soru olarak asılı kalıyordu yaşadıklarımızda.Vakit dolmuştu artık,anlar birikiyordu,duvardaki asılı saatlerde. Sevişme randevularıma ekliyordum artık onun ismini.Sevişemeyeceğimi bildiğim halde dizlerinin izi silinmediği yatağımızda;başka kızları atacaktım her gece yastığındaki o çukura şahit.Her sabah başka kızlarla gözlerimi açacaktım güneşle birlikte kirli çarşaflarda,kirli şehirlerde.Ve ben anlatırken bana üzeri açık sözcükler sarf edeceklerdi hani;ama aldırmayacaktım,aldırmamalıydım yine. Belki de ‘'vay be!'' diyeceklerdi kim bilir.
Hep o şarkı çalacak değil ya o eski taş plaklarda, başka şarkılara da dokunsun yüreğimize,çıplak tenimize.Mesela bir defa bile olsa bizim karar verebileceğimiz bir şarkı; -Nereden sevdim o zalimi-... Aşk iki kişilikten arınarak tek kişiliğe hazırlanıyordu kapattığımız demir kapıların arkasında.Her günden farklı olarak pencereden seyrediyordum aşkı, kırılan kalbimle... Telefon çalıyor ansızın,ve ben yavaş adımlarla yürüyorum o sese doğru,alıyorum alizeyi-hiçbir dokunuşu farklı olmayan bir duruşla-. Ama nereden bilebilirdim bu sefer telefondaki sesin ona ait olacağını...
|
|
|
Şiirler : Bir Kelebek Öyküsü Sohbet odaları
|
| Tarih: 2010/8/17 23:50:00 (67 Okuma) |
bir resim çiziyorum kanatları kırılan kimsesizliğin duygusallığıyla bir duvar kenarına yorulan bedeniyle kıvrılan bir kelebeğin resmini. kısacık lahzalarına bir çok ayrıntıyı sığdıran minicik bir ruhun ,içinde kopan fırtınaların rengini bir ressamın her fırçaya dokunuşunda mum gibi eridiği ve erittiği bir tabloda olmak isteyen kelebeğin resmini çizmek istiyorum.. hani vardırya bir varmış bir yokmuş diye başlayan masallar..bir sevda ülkesinde kahramanlarını sadece çiceklerin ve böceklerin;yaprağın ve ağaçların;göllerin ve küçücük derelerin ;mavinin ve kahverenginin olduğu bir ülkenin sakinlerini anlatmak istiyorum size.insanoğlunun olmadığı bir yerden bahetmek isityorum.. bir zamanlar sevgi ülkesinin yüzü gülmeye doğru açılan kapılarının ardında, kahkalarla yaşayan canılıların yaşadığı bir memleket varmış.bu topraklarda yaşayanların tek gerçeği sevgiymiş.tüm canlılar birbirirlerine çıkarsın amadeymişler aşk adına. aşık olmak bir meziyet değil yaşam tarzıymış onlar için.mutluluk şarkıları söyler dans ederlerimiş bu memleketin her ücrasında.. elvedalar olmazmış asla.. asla olan aslalar yokmuş keşkeler gizli bir mabette saklanır kendilerine yer bulurlarmış yaşadıklarıı-n hayatın kıvrımlarında bulutların gözleri sadece toprağın tenine değmek istediğinde ağlar ve kendinden geçermiş.
|
|
|
Şiirler : Maskeli Kalpler ÖyküSü Sohbet odaları
|
| Tarih: 2010/8/17 23:48:03 (44 Okuma) |
"Bu hikayede suçlu yok,iletişimsizlik var!"
Ayşe akşam üzeri büyük kızı Rümeysanın servis dönüşüne yetişebilmek için hızlı adımlarla yürürken,ardından kendisine seslenen eşi Aliyi fark etti. Ali arkadaşı Ömer'le küçük kızı Sevdeye sesleniyordu. Ayşe büyük kızı Rümeysanın okul çıkışına yetişebilmek için hızlandı. Ali'nin Sevdeye seslendiğini görmüştü Ayşe.Bu yüzden Aliye bir şey söyleme gereği duymadı. Nasılsa Sevde babasının yanındaydı. Eve yetiştiğinde Rümeysa servisten yeni iniyordu.Yetişmenin sevinciyle kendisine el sallayan kızına gülümsedi. Apartman girişine doğru ilerlerken yolun sonundaki dükkanın önünde bir ufaklık gördü.Bir an Sevde sandı. Ama olamazdı.Sevde Ali ve Ömer'in yanlarındaydı.Bırakacak değillerdi ya! İçine bir kurt düştü emin olmak için Aliyi aramalıydı.Ya onların yanında değilse...diye içinden geçirirken telefona giden elleri titriyordu.O sırada Alinin sesiyle irkildi: -Efendim! -Selamun Aleykum Ali!Sevde yanında, değil mi? -Kim? Sevde mi?Ayşe, Sevde niye benim yanımda olsun söyler misin lütfen?Seninle değil miydi? -Hayır. -Olamaz nerde bu kız? -Ali!..Biraz evvel yolun sonundaki dükkanın önünde birini görmüş. Ve ona benzetmiştim.Ama senin yanında olduğunu düşündüğüm için ihtimal vermedim.Lütfen Ali onu bul. -Tamam tamam!Allah hayrınızı versin,geliyorum...
|
|
|
Şiirler : Yaşanacakların Önüne Geçilmiyor Öyküsü Sohbet odaları
|
| Tarih: 2010/8/17 23:43:10 (29 Okuma) |
Bu hikaye gerçek deprem hikayesi acı sonla biten; binlerce insanın öldüğü çok kişinin sakat kaldığı.
Yer Gölcük: 16 Ağustos'u 17 bağlayan gece ve daha sonrası yani 11 yıl. Dayım ısrarla tatilimi görevli olduğu Gölcükte geçirmemi istiyordu. Kırmadım, çünkü ondan başka kimsem yoktu. Annem ben üniversiteye başladığım yıl vefat etti aniden hiç bir şeyi yokken; gizli kalpmiş hayata yenik düştü. Annemle babam çok iyi anlaşan birbirini seven sayan örnek insanlardı. Çevrede herkes onların evliliğine saygı ile bakardı. Ben hep babam gibi bir hayat arkadaşı hayal ederdim. 1993 babamla ağabeyim iş için Ankara ya giderken Bolu'da Tır altında kaldılar. Dostlarımız bize ne babamın ne de ağabeyimin göstermediler. Dayımın benim yaşlarımda iki kızı vardı; biri mesleğini eline almış diğeri ise ben yaştaydı ay farkı ile ben büyüktüm. Kuzenlerimle çok iyi anlaşıyorduk kardeş gibiydik. Mezuniyetim dolaysıyla dayım bana bir saat almıştı incecik belli ki çok değerliydi. El yapımı olduğunu daha sonra öğrendim. Zaman hızla geçiyor ayrılık günümüz yaklaşıyordu: Ben yepyeni bir hayata başlayacaktım ilk işim ilk deneyimim olacaktı biraz korkaktım hayata.
|
|
|
Şiirler : Çolak Öyküsü Sohbet Odaları
|
| Tarih: 2010/8/2 2:23:55 (184 Okuma) |
Eskiden dinamit çok kullanılıyordu. Zeytinlikteki kayaları kırmak, tarla açmak için babam birilerini görevlendirdi. Onlar da dinamit lokumlarını ortada bırakmışlar. Birisinin çocuğu bulup almış, arkadaşıyla oynarken sol elinin parmakları havaya uçmuş. Babam, bu olay bizim çiftliğimizde olduğu için o çocuğun tedavisi, okuması ve ileriki hayatıyla ilgili her şeyiyle yakinen ilgilendi. Ona ‘Parmaksız' lakabı takıldı.
Dinamit, balık avlamada da kullanılıyordu. Sofular'daki evimizin penceresine sık sık sokulan:
_ 'Balık alcak mısın, abla? Taze balıklar... Canlı canlı, heyecanlı! Şimdicik çıktılar denizden.' diyen Arap adamın sağ kolu bilek ve dirsek arasından kopuktu. O koluna sepeti takıyor, sokak sokak balık satarak geçiniyordu. Lakabı ‘Çolak'tı. Tam benim içinde oturduğum cama gelir, galiba sepetten yorulan o kolunu pencerenin pervazına dayardı. Birkaç kere yadırgamış, hatta korkuyla anneme seslenmiştim:
_ 'Anne!.. Kolak geldi! Koş! Gel!'
Annem, sol eliyle beni sevmeye çalışan adamın kopuk sağ koluna biraz korkuyla baktığımı fark edince:
- 'Amcanın kolu kopmuş, kızım. Balık avlarken...' dedi.
Korkacak bir şey olmadığını, yaranın yıllar öncesinden kapandığını, öyle şeylerin olabileceğini söylemişti ama içimin bir yerlerinde Çolak, herkesinkinden farklı olan bu kolun tuhaflığı, kopuk olan yerin yuvarlak kapanmışlığı, ansızın gelivermesi ve bana kolunu göstermesi nedeniyle az da olsa korkunç olarak kalmıştı. Zaten 'Arap geliyor!' diye uyutuyorlardı. Bu adam hem Arap, hem Kolak'tı. ‘Çol' diye bir şey duymamıştım ama ‘kol' diye bir şey vardı. Adamın da çolu kopuk değildi ki kolu kopuktu. Annemler yanlış biliyor olabilirlerdi. Onun lakabı ‘Kolak'tı işte!
|
|
|
Şiirler : Radyodan Gelen Ses Öyküsü SOhbet odaları
|
| Tarih: 2010/8/2 2:22:38 (178 Okuma) |
Ayıldığında, başında müthiş bir ağrı vardı. Kapanma saati geldiği için birahanenin görevlileri tarafından, zorla kendi getirilmiş olmalıydı. Gözlerini açmaya çalışarak, saatine baktı. Saat neredeyse, 04.00 gösteriyordu. Birden, işe gitmediğini anımsadı. Gergin bir akşam geçirmesi nedeniyle, işe gideceği aklına bile gelmemişti. Serin havaya çıkmanın etkisiyle, üzerindeki sarhoşluk gitmiş; iyice kendine gelmişti.
Cep telefonunu almak için cebine attı elini. Fakat yoktu. Acele ile çıktığı için evde unutmuş olmalıydı. Yoldan geçen bir taksiyi çevirdi. Evine doğru yola çıktı. Odaya girdi. Üzerini değişti. Sonra da yatağa kendini bıraktı öylece. Arkasını döndü karısına. Suçluluk duygusu ve üzüntülü hali engel oluyordu. Gözlerini kapattı ve uyudu kaldı öylece.
Ertesi sabah kalktığında, evde kimsenin olmadığını fark etti. Birden paniğe kapıldı. Karısının, ilişkisini öğrendiği korkusuna kapıldı. Evi gezdi önce. Olağan dışı bir durum gözükmüyordu. Eşyaları yerli yerindeydi. Mutfağa girdi. Masa her zamanki gibi donatılmıştı. Çaydanlığa baktı. Sıcacıktı daha. Masanın üzerine bırakılmış notu gördü. Eline aldı ve heyecanla okudu.
' Canım, seni uyandırmaya kıyamadım. Buse' i parka götürüyorum. '
Rahatlamıştı. Çaydanlığın altını yaktı. Çay, ısındıktan sonra bardağına doldurduğu çay ile masaya geçti. Tam kahvaltıya başlamışken, kapı açıldı. Buse, neşeyle koşarak babasının yanına geldi.
|
|
|
Şiirler : Salıncak Öyküsü Sohbet Odaları
|
| Tarih: 2010/8/2 2:21:37 (197 Okuma) |
Giritli Mahallesi'nde, deli deli koşarken, babalarının bisikletlerine binerken, duvar tepelerinde gezerken, ağaç başlarında meyve araklarken düşen çocukların kolları, bacakları kırılıyordu. Bazen de arkadaşlarının attıkları taşla ya da darbenin etkisiyle düştüklerinde... Zaten üç yaşındayken sağ kolum kırılmış, acısı babamın yüreğine oturmuştu:
_ 'Semiray! Sen badem ağacına salıncak kurdurtmuşsun, Şermin'e. İyi de... O tahtadan bir kayarsan? Düşersen? Ağacın altındaki kayalara başın gelirse? Ne olur? Bir düşün, bakalım.' diyordu.
Ben Şermin'e, ablama badem ağacına salıncak kurmalarını söyleyip duruyordum. Badem ağacı bana Bağdemağacı'ndan gelen Parlamento'yu anımsatıyor, bir yerimi kırma olasılığını düşünüyordum ama sallanmak o kadar çekici ve vazgeçilmezlik özelliği taşıyordu ki o riski göze alıyordum.
Bir an önce kurulması için çırpınıyordum. Şöyle, havalara uça uça sallanmak istiyordum. Bebekliğimden anımsadığım, beni doktorculuk oyununda muayeneden kurtaran sallanmanın rahatlığını doya doya yaşamak...
Bizim bahçemizdeki ağaçlar yeni dikilmişti. Muşmula, erik, iğde, portakal, limon, greyfurt, incir gibi meyve fideleriydi. Üç tane de andız fidesi vardı, onların dalları kolları yoktu. Küçüktüler. Salıncak kurmaya müsait bir yerimiz yoktu, içeride de dışarıda da. Oysa ben, Karal'oğlu Parkı'ndakiler gibi büyük bir salıncak istiyordum. Hatta ondan da büyük...
Çamaşır urganını kaptığım gibi arka sokaktaki Selmaların bahçesindeki badem ağacının dallarına tırmanıyordum. Annem baktı ki olmayacak, salıncak için kalın bir urgan aldırttı. Marangoza, oturabileceğim kadar, yirmi beş santim eninde, elli santim boyunda bir tahta kestirtti. Dört köşesini matkapla deldirtti. Urganı ikiye ayırdı, dört ucunu bu deliklerden geçirerek bağladı. Düğümler, deliklerin altında kaldı. Şermin'e verdi. O da, onların badem, beni çağla dediğim ağaca çıkıp, diğer dalların engellemeyeceği ve rahatça sallanabileceğim şekilde oraya bağladı.
Fırsat buldukça, soluğu orada alıyordum. Ben yokken kim binebilirse... Geldim mi inecek! Salıncak benim. Ağaç başkalarınmış, bana ne? Hem mahallenin muhtarıyım, hem sokakların. Dövmesini de öğrendim. Taş atmasını da...
|
|
|
Şiirler : Merhaba Öyküsü Sohbet Odaları
|
| Tarih: 2010/8/2 2:20:22 (185 Okuma) |
Adam çok uzaklardaydı. Başı ufuklarda yürüyordu. Aslında adamın gözü kimseyi görmüyordu. O deli bir sevdaya tutulmuştu. Erişilmez bir sevda. Adam her akşam yıldızlarda bir şeyler aradı. Gökyüzü bulutlarla kapalı oluğunda bile yüzü yosun kaplı taşların yanına gelir, dalgaların kıyıya vuran hırçın seslerini duymadan gök ve denizin birleştiği ufuktaki tek bir noktaya bakardı. Bir gün bir kadın adamın bu acaip halini tanık oldu. Adam ertesi gün yine aynı yerde aynı vaziyetde ufku süzüyordu.Kadın nedendir bilinmez adamın bu haline dayanamadı, yanına ürkek adımlarla yanaşıp "Merhaba !" dedi "...!" adam kadını duymadı. Merhaba ! Mehaba ! Merhaba ! Hayır adam kadını hiç duymadı. Kadın her gün adama "Merhaba !" diyordu ama adam nedense o kadını hiç duymadı. Sadece uzaktan bir kaç kez ona gülümsedi. Bir gün adam yine yıldızlara bakar iken yanına o kadın geldi. Kadın bu sefer kararlıydı. Adamla mutlaka konuşacaktı. "Merhaba " dedi kadın sonra devam etti "Burada tek başınıza her gece yıldızlara bakıyorsunuz. Sorabilir miyim neden ?" Adam tel tel ak düşmüş saçlarını parmakları ile taradı. Bir süre düşündü. Sonra yüzünü kadına dönmeden yanıt verdi "Gelecek" dedi "Kim ?" dedi kadın "O" "O da kim ?"
|
|
|